“Bir an için su olduğunu düşün…
Su gibi özel, su gibi yararlı ve su gibi çok, tükenmez.
İnanıyorum ki gerçekten de öylesin.
Ama ister çeşmelerden dökül, ister göklerden yağ, ister nehirler dolusu ak…
Dibi olmayan bir kovayı dolduramazsın.
Yani seni dinlemeyenlere sesini asla duyuramazsın.
Unutma! Daha çok bağırdığında daha çok dinlenmezsin. Gürültünün bir parçası olursun yalnızca.
Suyun yakınında olanlar, suyu en az içenlerdir.
Çünkü “Su nasılsa burada, gerek yok ki suyu kana kana içmeye” diye düşünürler.
Tıpkı sesini sürekli duyanların, bir süre sonra seni dinlemedikleri gibi.
Ormanda hiçbir hayvan, ırmağın gürültülü yerinden su içmeye çalışmadı şimdiye kadar.
Hepsi, hep, sabahın en sakin anını bekledi suyun durgun yerlerini bulabilmek için.
Gittiler, sakin sakin ihtiyaçlarını giderdiler.
Onlar için en uygun olan, kendi istedikleri zamandı.
Sen hep bir su gibi olduğunu düşün.
Su gibi güzel, su gibi vazgeçilmez.
Ve su gibi bir hayat kaynağı olduğunu düşün.
Su gibi yaşatıcı ol.”

Sevdiklerimize öfkelendiğimiz zaman nedense hep bağırırız, oysa ki bağırdığımızda kalplerimizin arasına mesafe girer ve o mesafeyi kapamak için daha da bağırırız. Anla beni diye çırpınırız.
Mevlana’nın su felsefesinde sakin kalıp, kendimizi uygun ses tonuyla ve beden diliyle ifade ettiğimizde suyun akışı gibi her şeyin yoluna gireceği ne güzel anlatılmış değil mi?